Cengizhan Çelik
Menü

Cengizhan Çelik: Birey özgürleşmeli ve değişim bireyden başlamalı

Cengizhan Çelik. 1988 İstanbul doğumlu. Gazeteci. Çeşitli medya kuruluşlarında muhabir, editör ve yazar olarak görev aldı. Şu sıralar Independent Türkçe’de yazar olarak mesleğine devam ediyor. 2022 yılında yayınlanan Bağlantı isimli öykü kitabının da yazarı. Çok sevdiği İstanbul’da yaşıyor ve gerçeğin peşinden koşmaya devam ediyor.

Merhaba Cengizhan. Aklıma ilk gelen bir soruyla başlamak istiyorum. Haber ile yorum arasında nasıl bir ilişki var? Yorum katmadan haber yapılamaz mı? Okuyucu ya da izleyici haberde yorum mu talep ediyor?

Haber ve yorum arasındaki ilişki çok uzun zamandır tartışılan bir konu. Sadece Türkiye için değil, dünyanın da tartıştığı bir mesele. Bu hikaye Rumi’nin fil hikayesine benziyor. Karanlık bir odada herkes filin bir yerinden tutmuş ve kendi tuttuğu yeri tasvir ediyor. Herkes haklı olabilir ama doğru, bir bütün olarak bu değil.

Benim bu tartışmadaki safım basit. Önce şu iki alanı ayırmamız gerekiyor. Muhabirin getirdiği saf haberi veren habercilik anlayışı ve bu haberi işleyen neden sonuç ilişkisi kuran, fikri takiple haberi yeni bir hikayeye dönüştüren gazetecilik anlayışı.

İki alanın da bir kuşun kanatları gibi dengeli bir biçimde var olması gerekiyor. Buna en iyi örnek Mehmet Ali Birand diyebiliriz. Ana haberlerinde muhabirler haberi saf bir şekilde getiriyordu ama hepimiz Birand’ın fikrini merak ediyorduk. Aynı zamanda kitapları ve belgeselleriyle de fikrini aktarıyordu gerçekliğin içinde.

Gazeteci tarafsız olmalı mıdır? Okuyucu için tarafsızlık mümkün değilken, gazetecinin tarafsız olması nasıl mümkün olabilir? Haberin gerçek ve yansız olması neye bağlıdır?

Gazeteci kesinlikle tarafsız olmamalı. Gazeteci “aynı suda iki kere yıkanılmaz” sözünün yaşayan bir temsilcisi olarak her zaman ezilen kimsenin tarafında kamu yararı gözetmeli. Dezavantajlının, sesi bastırılanın, ezilenin, görünmeyenin yanında taraf; gücün, iktidarın karşısında ise kamunun tarafında olmalı.

Bu ülkede ezilen, susturulan sürekli değiştiği için gazeteci de sabit kalmamalı.

George Orwell, “Gazetecilik, başkasının yayımlamak istemediğini yayımlamaktır. Onun dışında her şey halkla ilişkilerdir.” demişti. Yayınladığı 1984 romanı ise birçok argümanla dolu. Gazeteciliğin ilkesel olarak çok yol katettiğini düşünüyor musun?

Gazetecilik temelde çok muhafazakar bir meslek. Etik kurallar ve vicdani sorumluluklar bakımından yapmamız gerekenler basit ve yıllardır bilinen şeyler. Sorun şu ki; gazetecilik ve para arasındaki kirli ilişki, mesleğin var olduğu günden bu yana devam eden bir veba. Bu vebadan uzak durmak ve mesleği hakkıyla yapabilmek en az bir ormanda vahşi hayvanlar arasında bir beyaz güvercin olarak yaşamak kadar zor.

George Orwell dün haklıydı, bugün haklı ve ne yazık ki yarın da haklı olacak. Onun bu sonsuzluğa giden haklılığının temelinde usta yazarın gözlem yeteneği var.

Bir pankartta “Basın özgürlüğü, demokrasinin temelidir.” mottosunu görmüştüm. Özgürlük kavramı elbette sınırlı ve izafi bir olgu ama basın özgürlüğü sınırsız mıdır? Demokrasinin sigortası mıdır? Washington Post’un sloganında yer aldığı gibi demokrasi karanlıkta mı ölür?

Demokrasinin karanlıkta öldüğüne kesinlikle katılıyorum. Yaptığım yayınların çoğunda reklam tarihine geçen bu sloganı kullandım, detaylıca anlattım. Ne yazık ki ülkemiz de bize bu sloganın doğruluğunu kanıtlayan bir tarihi yaşattı. Yalnızca bize değil, babalarımıza ve hatta dedelerimize de… Korkumuz o ki çocuklarımıza da yaşatmaya devam edecek gibi duruyor.

Derin devlet su yüzüne çıkamadığında ve toplumu kendi derinliğine çekmek istediğinde hep basını susturdu ve karanlığı arttırıp demokrasiyi öldürdü. Bunun için darbe öncesi dönemlere bakılabilir.

Geleneksel medyanın dijital medyaya evrildiğine şahit oluyoruz. Basılı gazete, dergi ve haber kanallarına olan ilginin daha da azalacağını düşünüyor musun? Gelecekle ilgili öngörülerin neler?

Gazeteciler kitleyle buluşabileceği her platformu zamanın ruhuna uygun bir şekilde kullanacaklardır. Önümüzde iki tür gazeteci duruyor: Gelecek uyumlu gazeteciler ve gelecek engelli gazeteciler.

İlk kategoride yer alanlar tüm sınırları zorluyor. Podcast çekiyorlar, YouTube’da yayınlar yapıyorlar, evlerinin bir köşesini stüdyoya çeviriyorlar. Bir kamera ve tripodla olay yerlerine gidiyorlar. Daha nicesi…

İkinciler ise azala azala bitecekler. Kendileri de tehlikenin farkındalar. Yazımı yazar, gazeteye yollarım diyen dinozorların son temsilcileri, üzerlerine düşecek meteorları bekliyorlar.

Türkiye’nin coğrafyası, kaynakları, kültürü ve genç nüfusu gibi birçok potansiyel dinamikleri var. Ancak toplum olarak yapay gündemlerle meşgul olmak zorunda kalıyoruz, yoruluyoruz, hastalanıyoruz. Hatta çocukların bile siyaset konuştuğunu görüyoruz. Türkiye’nin değişimi nereden başlamalı?

Birey özgürleşmeli ve değişim bireyden başlamalı. Bunu anlamak için edebiyat harika bir alan. Değişen ve dönüşen bireyin çevresini, ailesini, geleceğini nasıl şekillendirdiği ile dolu edebiyat tarihi. Camus romanları, Sabahattin Ali romanları, Oğuz Atay’ın yazdıkları ve hatta Yaşar Kemal’in İnce Memed’i hep gelişen insanın nasıl bir evrime, devrime sebebiyet verdiğini anlatır. Birey değişirse aile değişir, aile değişirse ülke değişir. Bunun için de gerekli en önemli şey bireyin konfor alanından çıkmasıdır.

Yalanların gerçekmiş gibi sunulduğu sosyal medyada gün geçtikçe fanatikleşme ve kutuplaşma artıyor. Diğer yandan sosyal medyanın katılımcı demokrasinin gelişimini desteklediği tartışılıyor. Bu döngüde nasıl bir yol izlememiz gerekiyor?

Sosyal medyanın katılımcı demokrasiyi geliştirdiği külliyen yalan. Tam tersine fanatikleşme ve kutuplaşmanın katalizörü sosyal medya. Bir yalan balonundan ibaret. Koca bir yankı odası. Sosyal medyayı çok ciddiye aldıkları yetmiyordu; buradan yapılan konuşmaları ülke gerçekliği şeklinde ele alıyorlar.

Türkiye’de gazetecilik eğitimini nasıl buluyorsun? Nitelikli bir üniversite, bu alanda uzmanlaşmak isteyen öğrencilerine neler sağlamalı? Akademiyi yeterli buluyor musun?

Bu soru önemli bir soru ama buna yanıt vermeyi etik bulmuyorum. Çünkü ben alaylı bir gazeteciyim. 18 yaşında Cumhuriyet Gazetesi’nde adımımı attım ve 14 senelik hikayem F klavyeyi öğrenmemle başladı. Devamında Milliyet, Vatan, 32. Gün, Dipnot, NaynCo ve Independent Türkçe geldi.

Ancak Galatasaray Üniversitesi’nde 2 sene uygulamalı medya dersini vermiş biri olarak şunu söylemek isterim: Öğrencilerin hocalarından daha çok şey bildiği ve uygulama fırsatı bulduğu bir çağda gençlerimiz hocaların egolarına kurban edilmemeli.

Gençlerin ülkeye ait umut ve hayallerinin erozyona uğradığı bu dönemde ne yazık ki beyin göçü hızla artıyor. Burada hayatına devam edenler arasında ise kalp göçü yaşayanlar var. Karamsar olmalı mıyız? Neler söylemek istersin bu konuda?

Yaşar Kemal’e kulak vermeliyiz. “İnsanoğlu, umutsuzluktan umut yaratandır.” diyor gözüyle kartal avlayan yazar. Ben Yaşar’dan yanayım!

En karakteristik özelliğin?

Hayalperest olmam.

En büyük hayalin ya da hedefin?

Oğlum Sina’nın mutlu bir yetişkin olması ve babasının yazdıklarıyla gurur duyması.

En tahammül edemediğin şey?

Zekamla alay edilme teşebbüsü.

En sevdiğin hobin?

Her sabah basketbol potasına 50 üçlük atmak.

En çok dinlediğin şarkı?

Çocukluğumdan bu yana benimle gelen “Telli telli telli şu telli turna” var.

En beğendiğin film ya da dizi?

The Before Trilogy filmleri ve Newsroom dizisi.

En ilham aldığın söz?

One must imagine Sisyphus happy. (Sisifos’u mutlu hayal etmeliyiz.)