Dilan Bozyel
Menü

Dilan Bozyel: Sanattan değil emeğe saygısızlıktan ürkmeliyiz

Dilan Bozyel. 1985 Diyarbakır doğumlu. Fotoğraf ve sanat bölümü mezunu bir fotoğraf sanatçısı. Sanat, reklam ve moda gibi birçok alandaki fotoğrafta imzası var. Ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından eserleri sergilenerek ödüllendiriliyor. 2017 yılında Paha Biçilemez Yüzleriyle İstanbul, 2019 yılında ise Mutluluk Hattı-Paris Beyrut isimli kitapları yayınlandı. Aynı zamanda Kafa Dergisi’nde fotoğraf hikayeleri yazıyor. İstanbul’da yaşıyor ve dünyaya objektifiyle bakmaya devam ediyor.

Merhaba Dilan. Öncelikle fotoğrafçı ile fotoğraf sanatçısı kavramları çok tartışılıyor. Hatta aynı olduğunu savunanlar var. Röportaja da buradan başlamak istiyorum. Birbirleri ile ne gibi benzerlik veya farklılıklar var? Fotoğraf senin için ne anlam ifade ediyor?

Kim neye inanmak istiyorsa öyledir. Bazen sadece marul ve mayonezli bir sandviç bile bir sanat eseri olabilirken fotoğraf sanat mıdır değil midir ikileminde oyalanmak benim ilgi alanım değil. Bir kadrajda kendince detaylı ve nahif hesaplı kompozisyon yaratırken, ışığı gözünle otomatik ölçüp tartarken, özneni nasıl vurgulayacağını düşünürken, ben şimdi fotoğraf çeken birine nasıl sen sanat yapmıyorsun derim. Sanattan değil, emeğe saygısızlıktan ürkmeliyiz.

İstanbul’da işletme bölümünde okurken radikal bir kararla Londra’da fotoğrafçılık eğitimi alma kararı aldın ve kariyerine bu alanda devam ettin. Sanırım o dönemde de verem hastalığına yakalandın. Aldığın bu kararına etki eden şey ne oldu, bir arayışın sonucu muydu?

Radikal sıfatı kadar zorlu seçimlerden bahsetmeyelim. İşletme eğitimi alıyordum, yirmilerimin başıydı, aile yuvasından uçan her kuş gibi kanadımı ne hızda, ne yöne çırpacağımı bilmiyordum. İşletme eğitimi alırken yapamayacağımı, başaramayacağımı gördüm; ilgi alanım o değildi. Arayış beni Londra’ya sürükledi. Şansım rahmetli anneannemdi. Orada yaşıyordu ve beni yanına çağırmıştı. İşletme eğitimini bırakmaya karar verdiğim dönemde müzik dergilerinde asistanlık yapıyordum. İstanbul’un kültür ve eğlence dünyasına dahil olmaya başlamış, serserilikle tanışmıştım. Eğitimimle ilgili arayışım, sağlıklı beslenmeyi bilmeyişim ve melankolik karakterim beni verem hastalığıyla sınadı. Hastalığımın karantina döneminde internette karşıma çıkan Diane Arbus’un fotoğraflarından sonra fotoğrafçılığın tutkusuna kapıldım. İyileştiğimde Londra’ya taşındım ve sonrasında fotoğraf okuluna burslu kabul edilip fotoğraf dünyasına adım attım.

Fotoğrafın duayen ismi Ara Güler, “En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi, en iyi daktiloya sahip olan da en iyi yazar olurdu.” demişti. Ben bu sözü bakmak ile görmek arasındaki farkla ilişkilendiriyorum. Sanatın özünde de bu bakış açısı olsa gerek. Öyle değil mi?

Bakmak ile görmek tanımı doğru ama o kadar çok kullanıldı ki sıkıcı geliyor her duyduğumda. Ayağında Nike marka ayakkabılarıyla komünizmin dünyayı kurtaracağını savunan insanların söylemleri gibi geliyor. Ya da sırf sevilmek için yalvarır gibi her hayranına seni seviyorum diyen kayışı kopuk şarkıcıların hallerine benziyor böyle kalıplar. Görüntü kalitesi gibi bir gerçek var lakin iyi bir kompozisyoncuysan, iyi bir hikaye anlatıcısıysan iyi bir fotoğrafı dikiş makinesiyle de çekersin, boş bir beyaz duvarı da çekerek izleyiciyi duygudan duyguya sürüklersin. Sanat sonsuz. Sonsuzluğun içinde bir krallık kurmak herkesin hakkı. O krallık çok nüfuslu da olabilir, kendi halinde bir ejderha ile de olabilir. Sanat yalnızlığının ortağıdır. İster dikiş makinesi aracı olsun, ister gül sapına kondurulmuş beyaz bir at kuyruğu. Sorularını itinayla fotoğraftan çok sanat bağlamında yanıtlıyorum farkındayım, bu beni şu an keyiflendiriyor.

Cevaplarından ben de keyif alıyorum. Diyarbakır’da doğdun ve Doğu kültürü ile büyüdün. Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır’da da uzun zamanlar geçirdin. Sonrasında İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde Batı kültürü ile tanıştın. Doğu ile Batı arasındaki harmanladığın bu gözlem ve deneyimlerin objektifine nasıl yansıdı?

Mutluluk Hattı-Paris Beyrut isimli kitabımda bu sorunun cevabından bahsediyorum, bazen kıyasla bazen benzerlikleri vurgulayarak bazen de ikilemlerimi anlatarak. Okumadıysanız tavsiye ederim.

Fotoğraf çekerken kusursuzu bulmak gibi bir derdimizin olduğunu düşünüyorum. Oysa asıl amacımız kusurlu olanı kusursuz gösterebilmek olmalı bence. Doğal ve hakiki olanda da güzelliği bulabiliriz. Zira dünyadaki her şey kusurlu ama çirkin değil. Ne dersin bu konuda?

Kavramları bu kadar çok zorlamamak lazım. Dünya yeteri kadar karışık ve huzursuz. O güzel bu değil, şu çirkin şu çekici, kusursuzu kusurlusu. Sen kimsen dünyaya öyle bakarsın. Sen o dönem hayatta ne öğreniyorsan, baktığın her yer sana aynadır. Az önce yeni ay çıkmıştı, onu izledim. Mavi, sarı, siyah renkler buluştu, bulutlar griydi. Karanlık yeryüzünün ortasında kurulu altın takmış gelinler gibi yaşam birimleri var. Milyarlar ötesi hikayeler, duygular var. Kahretsin, bizse hala kusuru kusursuz gösterelim derdindeyiz. Üstelik kusura tapmamız gerekirken.

İzlediğim bir röportajında “Dünyayı kadınlar daha güzel görüyor.” demiştin. Yaşadığımız coğrafyada toplum baskısı da yaşayan kadınların insana, varlığa ve dünyaya empati duygusunun erkeklerden fazla olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bu sözü salt estetik yeteneği ile mi değerlendirmek gerekir?

Dünyada Trump aptalı dışında son yıllarda adı geçen üç kadın var: Meryem Ana, Kraliçe Elizabeth ve Merkel. Merkel’i son anda söyledim, gülelim diye. Hepinizin dilinde anneniz varken bana hangi erkek egemenliğinden bahsediyorsunuz?

Fotoğraf sanatı dışında yönetmenlik ve yazarlıkla da ilgileniyorsun. Yazarlık gibi fotoğraf ve film de özünde hikaye anlatmak olduğuna göre birbirini besleyen alanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Ayrıca tüm bunların dışında Dilan neler yapıyor, nelerden ilham alıyor?

Yönetmenlik hayatıma henüz yeni girdi, becermeye çalışıyor ve keyif alıyorum. Ama ben bir yönetmenim dersem yönetmenlere ayıp ederim. 28 yaşıma dek fotoğrafçı olmaya çalışıyorum diyordum, 27’de intihar etmeyince galiba fotoğrafçıyım ben artık deyiverdim. Hepsi birbirinin parçası. Ama hepsi ayrı özellikli çiçekler. Toprağı aynı ama beslenme çeşidi farklı. Bir sabit görüntü üstüne çalışırken, onu uzun metraj bir videoya çeviremezsin. Bir sabit görüntünün içine bir uzun metraj sığdırabilmek, bir uzun metraja da bir sabit görüntü sığdırabilmek sanırım tüm mevzu.

Son dönemlerde ise derin uyuyup dinlenmek için ilaç alıyorum. Bugün de Londra’da teyzemin evinin arkasındaki parkta ördeklerin, kazların, kuğuların, güvercinlerin ve isimlerini bilmediğim bir sürü uzaylı gibi kuşun ayaklarını inceledim. Dokunmak istedim hepsinin ayağına, parmakları arasındaki perdelerin üzerinde parmağımı hafifçe gezdirmek istedim. Ama izin vermediler. Ben de hayal ettim. Böyle şeyler yapıyorum işte.

Türkiye’de fotoğraf eğitimini veren üniversite sayısı çok sınırlı. Ülkemizde bu alanda verilen formasyon eğitimini yeterli buluyor musun? Bu konuda uzmanlaşmak isteyen kişilere buradan neler söylemek istersin?

Berbat eğitim sistemine sahip okullar var. Eğitimciler de sadece günlerini kurtarma derdinde. Genelleme yapmayayım da kırılmasın kimse. Gerçi bilge olanlar onlara söylemediğimi anlamıştır. Öğrenmek isteyen her türlü öğrenir, diplomayla belgelemek isteyen de her türlü başarır. Ne başarı hikayeleri okuyoruz, hayran kalıyorum azimlere.

Türkiye’nin en büyük potansiyelinin eğitimli genç nüfusu olduğunu düşünüyorum. Ancak son yıllarda artarak devam eden beyin göçü yaşıyoruz. Bu konuda neler söylemek istersin? Nasıl değerlendiriyorsun?

Birkaç yıla ben de defolup gidebilirim. Hepsini haklı buluyorum. Dünya insanıyız artık. Bana kimse ülkeden, sınırdan bahsetmesin. Bizim toplumda aileler bile kendi içlerinde pasif agresif savaş halinde. Ne ülkesi, ne milliyeti, ne bütünlüğü. Canını kim kurtarmak isterse kurtarsın. Olur da gittim dünyaca bir şey başarırsam, o zaman aman da aman Türkiyeli başarılı kadın diye över ülkede kalanlar. Ama ülkede olduğum zamanlar nasılsın diye sormazlar. Çünkü herkes kendi derdinde. İnsanlardan, ülkelerden beklentim yok. Dünyaya, kendime, yaradılışıma, yaradana güveniyorum.

Ülke gündemi çoğunlukla siyasetçiler tarafından absürt gündemlerle meşgul ediliyor. Çoğu zaman da bu yapay meselelerle yoruluyor ve boğuluyoruz. Siyaset üstü bir soru sormak istiyorum. Türkiye’nin değişimi nereden başlamalı? Nasıl bir Türkiye hayal ediyorsun?

Benim ülke, sınır, toprak, milliyet kavramım yok. Dünya için iyi ne yapabiliyorsak iyidir. Bırakın siyasetçiler kendi aralarında ötsün dursun. Zaten hiçbirinin birbirinden farkı yok.

Birçok gencin yurt dışı hayali kurduğu bir dönemde Türkiye’de yaşıyor ve burada üretiyorsun. Bu zorunlu mu yoksa gönüllü bir tercih mi oldu? İstanbul’da yaşamaktan memnun musun?

İstanbul’u bir ülkeye bağlı bulmuyorum. Diğer yaşadığım sevdiğim şehirlerden biri gibi. Birkaç gündür yurt dışında gençliğimin geçtiği bir şehirdeydim. O zamanki heyecanım kalmamış, dünya sanki avcumun içi gibi. İstanbul bir aracı, ona sevgim sonsuz, bana ve herkese dünyanın en güzelliklerini sunuyor bence. Güzellikler içinde zorluklar da var. Kimse bu dünyada cennette yaşamıyor. Şu an için hissim bu. Belki yarın başka bir yere heyecanlanırım. Ülkenin siyasi konularının içimize sızması ve toplum psikolojisini refahtan, medeniyetten uzaklaştırması beni buralardan kaçırıyor. Gelişiyoruz sanıyoruz elimizde en üst model telefonla ama 167 yıl önceki bir köyde dönen dedikodu, baskı, entrikaya saplanıp kalmış gibi bu ülkedeki küçük çevreler. Çünkü üstümüzde kaos baskısı var ve herkes baskılardan sağlıklı kaçamıyor. Çevremde uyuşturucu batağına saplanıp kalmış ve kendini mutlu sanan onlarca körelen yetenek var. Ya da negatiflikten sevgimi pişman ettirenler oldu. Avokado gibi çok beklemeden bazen kabuğa saklanmak lazım belki de. Böyle deneye deneye öğreniyoruz hepimiz işte.

En karakteristik özelliğin?

Bir cadı ya da kahin kadar öngörülüyüm.

En büyük hayalin ya da hedefin?

Bundan burada bahsetmek isteyeceğimi sanmıyorum.

En tahammül edemediğin şey?

Hakkımı yemeye çalışma hamleleri.

En sevdiğin hobin?

Uyumak, kedi sevmek, sevgilim varsa keyif yapmak, yalnızsam keyifli aylaklıklar yapmak.

En çok dinlediğin şarkı?

Symphony No.3 in F Major Op.90: III. Poco Allegretto – Johannes Brahms.

En beğendiğin film ya da dizi?

Binlerce Kez İyi Geceler.

En ilham aldığın söz?

Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Ya hiçbir şey mucize değilmiş gibi ya da her şey mucizeymiş gibi.