Gökhan Kutluer
Menü

Gökhan Kutluer: Ülkeyi yönetenler gencecik insanları oyalıyor

Gökhan Kutluer. 1986 İstanbul doğumlu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu. Bulut Fabrikası ve Türkiye’den Gitmek isimli kitapların yazarı. Aynı zamanda Türkiye’den Gitmek isimli eseri İngilizce’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Bulut Fabrikası ise aynı isimle tiyatro oyununa uyarlandı. 2016 yılından beri İtalya ve Almanya’da üretmeye ve yazmaya devam ediyor.

Merhaba Gökhan. Theodor W. Adorno, başyapıtı olan Minima Moralia isimli eserinde, “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz.” diyordu. Röportaja buradan başlamak istiyorum. 2016 yılında İstanbul’dan Bergamo’ya göç ettin. Yeni bir hayat mı umuyordun?

Evet, Türkiye’den ayrılırken yeni bir hayatın peşindeydim. Yıkıp yeniden yapmayı seven biriyim. Bir şey istediğim gibi şekillenmediğinde kabul etmek bana göre değil. İş yaşamı, özel hayat, arkadaşlık ilişkileri, hobiler… Hepsinde benzer tutumlar sergiliyorum. Yanlış hayat doğru yaşanmadığı gibi; yanlış yerde doğru hayat da olmuyor. Bu yüzden ülke değiştirmek ruhuma çok iyi geldi.

Ayrılığımın ilk dönemlerinde maddi ve manevi anlamda bocaladığım dönemler oldu. Ancak inat ederek, çalışarak ve dostlarımın ve o dönemki ev sahibimin yardımıyla o günleri atlattım. Şimdi geçmişteki o kararlılığımın meyvelerini topladığım bir hayat yaşıyorum.

Okuduğun bölümle çok ilişkili olmayan bir alanda çalışıyor ve eserler üretiyorsun. Türkiye’den Gitmek kitabını okudum. Bazı sayfalarda aile ve toplum baskısı ve müfredat sorunundan bahsediyorsun. Bu belki de hepimizin ortak kaderi. Öyle değil mi?

Aslında okuduğum bölümle epey ilişkisi var. Sosyal bilimler alanında eğitim alıyorsanız, insan ve toplumla ilişkiniz var demektir. Her şeyi anlamlandırmak için hem iyi bir eğitimden geçmek hem de iyi bir gözlemci olmak gerekiyor. Üniversite eğitimim ilgi alanlarımı, reklamcılık ve pazarlama alanındaki staj tecrübelerimi ve erken dönem iş hayatımı birbirine bağlandı ve kariyerimde bana yardımcı oldu. Bir okuyucunun bir içeriği nasıl tükettiğini ya da bir müşterinin internet sitenizden bir şey satın alırken ne hissettiğini bilmek için “insandan anlıyor” olmak gerekiyor.

Aile ve toplum baskısı birey olamamaya yol açıyor. Aileler çocuklarının çalışıp para kazanmasını ve iyi yerlerde olmasını isterken, duygusal olarak kendilerine bağımlı olmasını arzuluyor. Duygu sömürüsü ülkemizde çok yaygın. Çocuğuna kendini kötü hissettirme, vicdan, etik, ahlak kavramlarını her tartışmada öne sürme gibi birçok sebeplerle otuzlu yaşlarına geldiği halde manevi anlamda ailesine bağımlı insanlar var. Bu durum onların yaşamdaki reflekslerine de yansıyor. Ailenin her şeyi onlar için çözmesine, hazırlamasına ve onlara sunmasına alıştıkları için hayata atıldıklarında sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Yirmili yaşların sonunda ve otuzların başındaki pek çok insandan “Gökhan, beni de yanına al.” veya “Ben nasıl yaparım?” gibi mesajlar alıyorum. Oysaki neyi nasıl yaptığımı anlattığım bir kitabım var ama sosyal medyadan mesaj ya da ses kaydı atmak kolaylarına geliyor. Ailelerine takındıkları tavrı yardım istedikleri kişilere takınıyor, yanıt alamadıklarında ise kapris yapıyorlar. Tepeden tırnağa tuhaf bir durum.

Türkiye’de iletişimin yazılı olmayan enteresan kuralları var. Bir şey söylediğinizde altında hep farklı bir anlam aranıyor. Gizli bir gündem, başka bir gaye var sanılıyor. Ben iletişimde her daim direkt olmaktan yana biriyim. Söylemek istediğim şeyler yüzünden yargılanmaktan, insanların tüm travmalarını ve hayata olan öfkesini çıkaracak yer aramasından müthiş sıkılıyorum.

Coğrafya kader mi değil mi bilmiyorum ama bir yerden sonra ailenin konforundan ayrılma cesareti göstermek gerekiyor. Maddi olarak zorluyor, ancak hayatta kendinizi bir şeyleri başarmış hissetmek, kendinizi gerçekleştirmek istiyorsanız bunu yapmak zorundasınız. Okullarda öğretilmese de aileniz tarafından tercih edilmese de yakın çevrenizde bunu kimse yapmıyor olsa da siz yapın. Henry Eyring, “Eğer doğru yoldaysak, o yol yokuş yukarı olacaktır.” der ve Mevlana da “Yolu yürümeye başladığınızda yol size görünür.” der.

Sorularla yolu yürümeye devam edelim öyleyse. Göç etmeden önce üniversite öğrencisi iken Erasmus programı ile İtalya’ya gittin ve bu hayatında bir kırılma noktasıydı sanırım. Erasmus deneyimin sana neler sağladı? Yurt dışında yaşama kararını o dönem mi verdin?

Çocukluğumdan beri İtalya hayranıydım. Kültürünü, markalarını, kentlerini, mutfağını, insanlarını severdim. Ancak bende kırılma noktası yaratan şey Siena’da olmak değil, her milletten öğrencilerle Siena’da olmaktı. Başka insanlardan bir şeyler öğrenebilmek, onlara öğretebilmek, birlikte bulunduğunuz yeni yerlerden karakterinize bir şeyler ekleyebilmek, kültürel etkileşime açık olabilmek önemli. Erasmus sayesinde bunların hepsini deneyimlemek mümkün oldu. Başka bir ülkede büyük bir tatmin ve mutluluk yaşadığım için gitme fikri zihnime ilk o dönemde yerleşmişti.

Bununla birlikte genel olarak meraklı biriyim. Kim, neyi, neden ve nasıl yapıyor diye sorgulama halindeyimdir. Böyle olunca yeni deneyimlere açık biri haline geliyorsunuz. Bir dönem kendime “Gittiğim yerden de gideceğim, biliyorum.” demiştim. Nitekim öyle de oldu. İtalya’da beş yılın ardından oradaki zamanımı yarıya indirdim ve Berlin’de bir ev daha açtım.

Francis Bacon, “Okumak insanı tamamlar, konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır.” der. Bergamo’da öykü kitabını tamamladın ve sonrasında otobiyografi kitabını yazdın. Sanırım olgunlaşmak ve üretmek için şartlar yerindeydi?

Bergamo için cennetten bir köşe desem yeridir. Arkanızda Ön Alpler, yanı başınızda Lombardiya’nın Como ve Garda gibi birbirinden güzel gölleri ve tüm bu güzel manzarayı tamamlayan vadileriyle Bergamo ve çevresi, hayatın bir dönemini geçirmek için çok uygun bir yer. Büyük şehirlerde rahatsızlık veren çok detay olabiliyor. Küçük şehirlerde ise eğer bir şeylere odaklanmak istiyorsanız işiniz daha kolay. İş hayatınızı da düzenlerseniz üretkenliğinizin artması işten bile değil. İlk iki kitabımı yazdığım dönemde haftada 40 saat yerine 30 saat çalışmayı talep etmiştim. Aldığım maaş da buna göre düzenlendi, ancak bu benim göze aldığım bir durumdu. İngilizler, “You can’t have your cake and eat it too” (Hem karnım doysun hem pastam dursun.) der. Benimkisi de öyle bir durumdu.

Bisiklete tutkuyla bağlı birisin. İlk kitabın Bulut Fabrikası da bisiklet öykülerinden oluşuyor. Hayatında bisikletin bu kadar yer almasının sebebi özgürleşme, arınma ya da bir şeylerden kaçma isteği mi?

İçimizdekileri bir yere dökmeye, akıtmaya, yönlendirmeye ihtiyacımız var. Bunu yapamayan toplumların ne halde olduğunu görüyoruz. Birey özgürdür ve hiçbir şeyden kaçmasına gerek yok. Sorun bunu onun fark etmesinin önüne geçilmesinde. Kafanızı kaldırdığınız an iş yerindeki yönetici, arkadaş çevresi, aile ya da ülke gündemi onu yeniden eğiyor.

Sporun herhangi bir dalıyla ilgilenmek, bedenimize ihtiyacı olan boşluğu veriyor. Koşarken, bisiklet sürerken, voleybol ve tenis antrenmanlarındaki Gökhan ile bunların hiçbirine vakit ayıramayan Gökhan arasında çok fark var. Uzun süre tek kalem oynatmamış Gökhan için de aynı durum geçerli. Hiçbir şey yapmasam bile fotoğraf makinem ile şehirde uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Aksi takdirde gergin ve huzursuz birine dönüşüyorum. Enerji ve yaratıcılığı bir yerlere yönlendirebilmenin sağlıklı bir ruhun anahtarı olduğuna inanıyorum.

Zorunlu göç ile gönüllü göç arasında elbette büyük bir fark var. Ancak bazen de bu iki kavram iç içe geçiyor. Göç eden ve bunun kitabını yazan biri olarak yurt dışına göç etmek isteyen gençlere neler söylemek istersin?

Aynı insanlarla aynı şeyleri yaparak günlerinizi geçiriyorsanız bulunduğunuz yerden ayrılma vakti gelmiştir. Yaşanılan hayat kişiye hiçbir şey katmıyorsa, bu hatadan ne kadar erken dönülürse o kadar iyi olur kanaatindeyim. ‘’Onun taksidi bitsin, bunun kredisi bitsin.’’ derken ömür bitiyor. Türkiye gibi ülke gündeminin kendi gündeminiz haline geldiği ve sizi farkında olmadan yiyip bitirdiği yerlerde durulmamalı. Bazı günler hiçbir şey yapmadığınız halde yorgun hisseder, kişisel anlamda hiçbir olumsuzluk yaşamadığınız halde yüzünüzde tatminsiz bir ifadeyle dolaşırsınız. Bunun tüm sebebi içinde bulunduğunuz ortam ve aldığınız uyarıcılardır.

Okuldan sonra hemen işe başlamayı büyük bir hata olarak görüyorum. Akademide kalacaklar için durum farklı olabilir, ancak iş hayatına atılmadan önce dünyada neler olup bitiyor, hayattan ne istiyorsunuz diye bir sorgulamak gerekiyor. Ayrıca okuldan yüksek dereceyle mezun olmak yeterli değil. Öğrenim haricinde neler yaptığınız da çok önemli. Gönüllülük programları, kulüpler, sosyal sorumluluk projelerine vakit ayırmak iletişim becerilerini geliştirdiği gibi sosyal çevreyi de genişletiyor.

Özgeçmişte okulda değil, hayatta kim olduğunuzdan; dünyada ne yaptığınızdan da bahsetmeniz gerekli. Bu sosyal sermayeye aileniz, ailenizin çevresi ve sizin çevreniz dahil. Hayat bir yolsa, bu yolda biriktirdiklerinize sahip çıkmalısınız. Kurulan her ikili ilişki, temeli sağlam her dostluk ileride bambaşka kapılar açılabilir. Ted Turner, ‘’Erken yat, erken kalk, çok çalış ve reklamını iyi yap.” der. Bir işi iyi yapıp ya da bir şeyi başarıp köşeye çekilmek doğru değil, zira önemli şeyler başarmadığı halde bunu çok iyi “satan” kişilere yerinizi kaptırmış oluyorsunuz.

Fikirleri sıralayıp, hayali kurulan hayatı onlara sunabilecek ülkelerin listesini hazırlamak iyi bir başlangıç olabilir. Örneğin iyi olduğunuz ya da kendinizi geliştirmek istediğiniz bir mesleğiniz var. O meslek hangi ülkelerde revaçta? Maaşlar nasıl? Ya da bir yeteneğiniz var ve o yetenekte insanlara ihtiyaç duyulan belli yerler var. Bu yerleri saptayabilmek, araştırmasını iyi yapabilmek çok önemli. Gidenlerin öyküleri son derece öznel olsa da gitmek isteyenlere ışık tutabilir. Böylece ülke seçimine dair bir şeyleri netleştirebilme şansınız olabilir. Söz konusu kişiyle sizin aranızdaki sosyoekonomik bağ da önemli. Kendi sınıfınıza ya da gelir grubunuza yakın kişilerin hikayelerini okursanız daha gerçekçi sonuçlar çıkarırsınız. Ülkeye karar verdikten sonra o ülkenin dilini öğrenmek ve kültürüne dair araştırmalar yapmak, ilk iş görüşmesinden göç ettikten sonraki tüm süreçte size dair olumlu bir hava yaratacak ve güveninizi sağlamlaştıracaktır. Ancak ‘’Gideyim de neresi olursa olsun!’’ mantığını doğru bulmuyorum. Sadece AB’de olduğu için güvenerek gidilen ülkelerdeki çalışma koşulları, kültürlerdeki bazı yobazlığa varan geri kafalılık ve toplumun göçmenlere olan tavırlar kişide büyük hayal kırıklığı yaratabilir. Batı’yı gözünüzde çok büyütmeden, kendinize saygınızı yitirmeden; aldığınız eğitim ve görgünün hakkını vererek, sizin emeğinizi en çok hak eden ve size en iyi katkıyı sağlayacak yerleri hedeflemekte fayda var.

Uzun yıllardır İtalya ve bir süredir Almanya’da yaşayan ve orada kariyer yapan birisin. Türkiye ile kıyasladığında genel olarak ne gibi farklar gözlemledin? Yaşadığın olumlu ve olumsuz deneyimler neler oldu?

Yurt dışında altıncı yılıma girdim ve bunun ilk yarısı sözleşmeli çalışan olarak geçti. İkinci yarısı ise kurduğum şahıs şirketi aracılığıyla fatura keserek geçiyor. Zamanımı daha iyi yönetebildiğim ve oturum kartı yenileme gibi işlemlerde sorumluluk tamamen bana ait olduğu için bu yolu seçtim.

Türkiye’de işlerin yürüme şekli profesyonellikten uzak ve hem yönetici tarafında hem de çalışan tarafındaki iletişimde oldukça yoğun biçimde pasif agresif bir dil ve tavır hakim. Ben bu durumla İtalya veya Almanya’da pek karşılaşmadım. Kurumsal ve büyük ölçekli firmalardaki barbar ortamın farkındayım. Bunlar dünyanın neresine gidilirse gidilsin aynı kalacaktır, ancak en azından işin yapılıp yapılmadığı ile ilgilenen ve buna değer veren kişilerin çok daha fazla olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’nin en büyük potansiyeli eğitimli genç nüfusu olduğuna inanıyorum. Ancak son yıllarda artan beyin göçü üzüntü verici. Bu konuda neler söylemek istersin? Nasıl değerlendiriyorsun?

Hayatımızı bize uygun olduğunu düşündüğümüz başka yerlerde sürdürmek istememiz bence son derece doğal. Türkiye’nin gelecekteki şartlarına da bağlı olarak giden birçok gencin Türkiye’ye dönerek maddi, manevi faydalı olma ihtimali var. Şu an bir felaket senaryosu yaşanıyormuş gibi gözükse de zamanla işler tersine dönebilir.

Gençler ülkedeki yapay gündemlerle ne yazık ki meşgul olmak zorunda kalıyor ve manevi olarak yıpranıyor. Hatta çocukların bile siyaset konuştuğuna tanık oluyoruz. Bu bağlamda Türkiye’nin değişimi nereden başlamalı?

Türkiye’de bir şeylerin değişebileceğini sanmıyorum. En azından kısa vadede. Değişebileceğine inananlar ile bir sorunum yok. Ancak değişebilme umudunu iyice parlatıp güzel bir hayal gibi satan ve oy, para, konum ya da şöhret kazanma peşinde olanlara kızıyorum. Ülkeyi yönetenler, gencecik insanları oyalıyor.

En karakteristik özelliğin?

İnatçılık.

En büyük hayalin ya da hedefin?

Kitapları kolayca okunabilen, kendi kitlesini yaratmış ve okuyucularıyla iletişim halinde olan bir yazar olarak anılmak.

En tahammül edemediğin şey?

Birey olamamış, sürekli ilgi ve alaka bekleyen, sorumluluk alamayan ve isteklerine bedel ödemeden ulaşmaya çalışan insanlar.

En sevdiğin hobin?

Voleybol ve fotoğrafçılık.

En çok dinlediğin şarkı?

My Way – Frank Sinatra.

En beğendiğin film ya da dizi?

Son dönemde Mike Flanagan dizileri izliyorum. Klasiklerden ise Mad Men.

En ilham aldığın söz?

Ernest Hemingway ilk eşiyle Paris’e taşınmadan hemen önce: Bin papel artı dualar, bence bu kadarı bize yeter.