Gülay Türkmen
Menü

Gülay Türkmen: Demokrasiyi seçimlere indirgiyoruz

Gülay Türkmen. 1981 Eskişehir doğumlu. Sosyoloji alanında yüksek lisans ve doktorasını yapmış bir sosyolog. WZB Berlin Sosyal Bilimler Merkezi’nde araştırmacı olarak aidiyet, kimlik, etnisite, din, vatandaşlık, milliyetçilik ve göç ile ilgili çalışmalar yürütüyor. 2021 yılında yayınlanan Under the Banner of Islam: Turks, Kurds, and the Limits of Religious Unity kitabının da yazarı. Almanya’da yaşıyor ve akademik çalışmalarına devam ediyor.

Merhaba Gülay. Yale Üniversitesi doktoraya kadar süren sosyoloji eğitimi geçmişin var. Soracak çok sorum var ama önce sosyolog olma kararının nasıl şekillendiğini merak ediyorum. Eğitim ve mesleki tercihinde ne etkili oldu?

Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünde tamamladım. Son senemde seçmeli olarak üç sosyoloji dersi aldım. Sosyolojide yüksek lisans ve doktora yapma fikri bu dersleri alırken şekillendi. Lisans tezim milliyetçilik üzerineydi, milliyetçilik ve din ilişkisi öteden beri araştırmak istediğim bir konuydu. Sosyolojinin bu amaca yönelik en uygun alan olduğuna karar verdim. Lisansı bitirince sosyoloji bölümünde yüksek lisansa başvurdum ama kabul alamadım. Bunun üzerine dört sene yayıncılık ve reklam sektöründe çalıştım. Sonrasında ise Amerika’daki sosyoloji doktora programlarına başvurdum. Fakat bu işe girerken akademisyen olma hayaliyle girmedim, akademisyen nedir, ne iş yapar bilmiyordum. Tek amacım ilgilendiğim konularda biraz daha okuma yazma özgürlüğüne sahip olmaktı. İlgilendiğim alanda okuma yapıp yazı yazarken finansal özgürlüğe sahip olabilmek amacıyla yalnızca tam burslu doktora programlarına başvurmuştum. Akademiye girişim aslında biraz tesadüfi oldu. Ancak sosyoloji okumuş olmaktan çok memnunum. Sosyolojinin birçok farklı konuyu araştırmaya izin veren esnek yapısı ve geniş çatısını çok seviyorum.

Türkiye’deki her bölgenin tarihsel, kültürel ve toplumsal yapının farklı olduğunu gözlemliyoruz. Ülke olarak ise kimine göre Avrupalı, kimine göre ise Ortadoğulu bir toplumuz. Bu doğrultuda Türkiye’nin toplumsal yapısı için istikrarsız ve geçişken diyebilir miyiz? Nasıl değerlendirmek gerekiyor?

İstikrarsız veya geçişkenden ziyade Türkiye’nin bulunduğu coğrafi konumla alakalı diye düşünüyorum. Yüzyıllar boyunca farklı imparatorlukların ve devletlerin kurulduğu, farklı kimliklerin karşılaştığı, kesiştiği, kimi zaman geçip gittiği, kimi zamansa uzun yıllar yaşadığı bir bölge burası. Bu yüzden tek bir kimliğe, tarihsel, kültürel, toplumsal yapıya indirgemek zor. Türkiye gibi çok uluslu, çok dilli, çok dinli bir imparatorluk bakiyesi devralmış bir ülkeden homojen bir toplumsal yapı beklemek çok gerçekçi değil.

Enis Batur, “Toplumun tüm bireyleri aktüalitenin, siyasetin ve gündemin içinde yer alıyorsa, o toplum güdük kalır.” der. Bu bağlamda bir toplumun güdük kalmaması, gelişimi ve güçlenmesi nasıl mümkün?

Toplumun tüm bireylerinin siyaset ve gündemle sürekli ilgilenmek zorunda hissettiği bir ülke demokrasinin gelişmediği bir ülke demek. Biz ne yazık ki demokrasiyi seçimlere indirgiyoruz. Oysa demokrasinin olmazsa olmazlarından biri güçlü sivil toplum ve bizde çok az uygulanan bir pratik olan aktif vatandaşlık. Türkiye’de insanlar genelde siyasetçilerin kendilerini kurtarmasını bekliyor ve kendilerine düşen tek görevin seçimde oy kullanmak olduğuna inanıyor. Fakat vatandaşlar da toplumsal ve siyasi değişimin aktörleri olabilir. Hatta büyük toplumsal değişimler ancak vatandaşların aktif katılımıyla gerçekleşebilir demek yanlış olmaz.

Sen bunları söylerken zihnimde Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabındaki, “İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması mümkün olmaz. Her gerçek vatandaş yaşam mimarı olmalı.” sözü belirdi. Aktif vatandaşlıktan ne anlamalıyız?

Aktif vatandaşlık yerel veya ulusal ölçekte, büyük veya küçük sorunlarla ilgilenen, o sorunların çözümü için gereken karar alma süreçlerine dahil olup aktif bir şekilde katılım göstermektir. Sivil toplum derneklerine üyelik, sendika üyeliği, belediye meclisi üyeliği gibi farklı formlar olabilir. Herhangi bir örgütlü yapıya üye olmayan mahallelinin bir araya gelerek mahalledeki bir sorunun çözümü için toplantılar yapması, belli kararlar alıp belli mercilerle iletişime geçip sorunun çözümü için uğraşması da aktif vatandaşlık örneğidir. Aslında aktif vatandaşlığın temelinde sorunlara duyarlı olma ve sorunun çözümü için başkasının sorumluluk almasını beklemek yerine ben ne yapabilirim diye düşünüp elini taşın altına koyma niyeti yatıyor. Tabii Türkiye’de aktif vatandaşlığın yaygın olmamasından yalnızca vatandaşlar değil, aktif vatandaşlık için alan tanımayan, her şeyin tek merkezden yönetildiği, kararların tepeden inme alındığı bir sistemin varlığı da sorumlu.

Bekir Ağırdır bir röportajında, “Türkiye sınıfsal ayrım paradigmasından kültürel ayrım paradigmasının öne çıktığı bir evreye evrilmiştir. Daha önce işçi, memur, orta sınıf ayrımı varken bugün Türk-Kürt, laik-seküler gibi kültürel ayrım hakim olmaya başlamıştır.” demişti. Türkiye’de toplumsal değişimin dinamikleri konusunda neler söylemek istersin?

Bekir Ağırdır’ın bahsettiği yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada gördüğümüz bir değişim. Sınıf üzerinden değil, kimlik ve kültürel farklar üzerinden ayrımın tartışıldığı “kimlik siyaseti” son 20-30 senede daha görünür oldu. Sınıfsal ayrımlar aslında önemini kaybetmiş değil. Aksine 80’lerin başından itibaren hız kazanan neoliberal ekonomik politikalar sonucu sermaye bölüşümünde eşitsizlikler giderek arttı. Üst sınıfların ve büyük ölçekli şirketlerin sürekli zenginleştiği, sosyal devletin zayıfladığı, devletin birçok sektörden çekildiği, çoğu alanda özelleşmenin hızla gerçekleştiği bu dönüşüm sürecinde alt ve orta sınıfların haklarını savunan ve gündemde tutan sendikalar ve meslek odaları zayıfladı. Bu ortamda meselenin kimlik ve kültür tartışmaları üzerinden dönmesi devletlerin ve politikacıların da işine geldi. Böylece sermaye paylaşımı konusunda üst sınıfların veya şirketlerin aleyhine radikal kararlar almaları gerekmedi. Fakat burada şunu da söylemek lazım. Kimlik siyaseti ve sınıf siyaseti birbirlerini dışlayan şeyler değil, aksine ikisi kolkola yürütülebilir, hatta ancak bir arada yürütüldüğü takdirde daha yapıcı sonuçlar alınabileceğini düşünüyorum. Kesişimsellik üzerine yazmış birçok sosyal bilimcinin göstermeye çalıştığı da bu. İnsanları yalnızca sınıf ve kültürel kimlikleri üzerinden tanımlamak eksik analizler yapmamıza sebep oluyor. Daha derinlikli analizler yapmak ancak taşıdığımız farklı kimliklerin kesişimine ve hem makro düzeydeki gelişmelere hem de o gelişmelerin mikro ölçekteki yansımalarına bakarak mümkün.

Sosyologların çözüm önerilerine ihtiyacımız olduğu halde toplumda etkinin neredeyse yok denecek kadar az olduğunu düşünüyorum. Bu kayıtsızlığı toplumun, iktidarın, medyanın vb. hakikate karşı ilgisizliğine mi yoksa sosyologların yaşadığımız çağın gerçeklerinden uzak kaldığına mı bağlayabiliriz?

Sosyologlar çağın gerçeklerinden uzak diyemeyiz fakat ne yazık ki akademik bilgi üretim süreçleri sosyologların bulgularına herkesin kolaylıkla ulaşmasını engelliyor. Birçok sosyolog akademik dergilerde yayın yapıyor. Bu dergilerin çoğu da makalelere erişim için okuyucudan belli bir ücret talep ediyor. Bu, akademisyenlerin bulgularının halka ulaşmasının önündeki en önemli engellerden biri. İkinci önemli sebebi de sosyoloji meseleleri siyah-beyaz olarak ele almaktansa meselelerin gri alanlarını ve karmaşıklığını göstermeyi hedefler. Böyle olunca da genelde sosyologların anlatıları pek sevilmez. İnsanlar kolaylıkla anlamlandırılabilecek anlatıları tercih ediyor, nüanslarla uğraşmak istemiyor. Fakat toplum, sosyal ilişkiler ve olaylar da nüanslarla dolu. Bir üçüncü sebep ise sosyologların ve diğer akademisyenlerin makalelerinin çoğunluğunun terminolojiye ve akademik jargona boğulmuş olması. Bu hem mesleğin dayattığı hem de akademisyenlerin de bilinçli veya bilinçsiz yeniden ürettiği bir durum ne yazık ki. Akademik eğitim sürecinden geçmemiş kişiler için bu tip yazıları okumak oldukça zor, ilgilendikleri bir konu olsa dahi terminolojiye gömülmüş yazıları okumuyor.

Uzun yıllardır Amerika ve bir süredir Almanya’da yaşayan ve orada akademik kariyer yapan birisin. Türkiye ile kıyasladığında genel olarak ne gibi farklar gözlemledin? Yaşadığın olumlu ve olumsuz deneyimler neler oldu?

Bu soruya detaylı cevap verecek olursam epey uzun sürer. Ben Türkiye’den 2007 yılında doktora yapmak için ayrıldım, o zamandan beri de Amerika, İngiltere, Hollanda ve Almanya’da yaşadım. Hiçbir yer cennet değil. Her ülkenin kendine göre avantaj ve dezavantajları var. Göçmenlik deneyimi biraz da insanın beklentileri ile alakalı. Amerika’nın insanı yalnızlığa iten, bireyciliği ön plana çıkaran, her yere arabayla gitmeyi gerektiren, sosyalleşmek için kamusal alanların olmadığı şehir yapısını bir türlü sevemedim. Tabii bu Amerika’daki büyük şehirler için geçerli değil, daha çok “suburb” tabir edilen şehir dışı mahalleleri için geçerli. Fakat Amerikan şehirlerinin çoğu da bu tarz bir “suburban” yaşamı dayatıyor. Buna bir de kötü işleyen sağlık sistemi, kamusal eğitimin ve toplu taşımanın yok denecek kadar az olması, fazla mesai kültürünün içselleştirilmesi gibi sebepler eklenince Amerika’dan ayrılma kararını oldukça kolay verdim. Hollanda ve Almanya’da ise Amerika’ya ve Türkiye’ye göre daha güçlü bir sosyal devlet, daha yaygın kamusal eğitim, toplu taşıma, sosyalleşmeye imkan tanıyan kamusal alanlar ve daha sağlıklı bir iş-özel yaşam dengesi mevcut. Ancak Türkiye’den gelen bir göçmen olmak Amerika’da daha kolayken Hollanda ve Almanya’da daha zor. Çünkü bu iki ülkede Türkiye’den gelen göçmenlere dair belli ön yargılar mevcut. O ayrımcılıkla başa çıkmak, sürekli yabancı olarak yaşamak kimi zaman yorucu olabiliyor. Türkiye’de biz sürekli krizlerle yaşamaya alıştığımız için pratik zeka kullanmayı, sorunlara kısa süre içerisinde çözüm geliştirmeyi daha iyi beceriyoruz. Genç nüfus avantajımız sebebiyle de değişikliklere daha kolay adapte olabilen, dinamik bir toplumsal yapıya sahibiz. O açıdan Türkiye daha iyi yönetildiği, toplumdaki bu potansiyel daha iyi değerlendirildiği takdirde ülkenin daha yaşanabilir bir yer olması o kadar da zor olmayabilir. Tabii ki değişim için başka bir sürü faktör var ama yine de enseyi çok karartmamak lazım diye düşünüyorum.

Türkiye’nin en büyük potansiyelinin eğitimli genç nüfusu olduğuna inanıyorum. Ancak son yıllarda artan beyin göçü üzüntü verici. Bu konuda neler söylemek istersin? Yeni nesil göç hareketini nasıl değerlendiriyorsun?

Yeni nesil göç hareketini kaçınılmaz olarak görüyorum. Zeki, çalışkan, dünyada olan bitenden haberdar gençler neden kendilerine çok daha az şey vaad eden bir yerde kalsınlar? Elbette daha iyi bir yaşam sürebileceklerini düşündükleri ülkelere gidiyorlar. Bu noktada siyasilerin şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri gerekiyor, biz bu gençleri neden kaçırıyoruz, burada kalmaları için neler yapmalıyız diye. Fakat bir yandan da bu gençlerin gidişinin “ülkeyi umursamıyorlar” olarak okunamayacağını düşünüyorum. Ülkeyi umursuyorlar ama gidişatı değiştirebileceklerine, buna bir şekilde katkı koyabileceklerine olan inançları haklı olarak yerle bir olmuş durumda. O umudu yeniden yeşertmek, onlara bir şeylerin değişebileceğinin sinyalini verebilmek lazım.

Ne yazık ki ülkesinden ve karar vericilerden umudunu kaybeden bir nesil var. Bununla birlikte gençler ülkedeki yapay ve absürt gündemlerle ne yazık ki meşgul olmak zorunda kalıyor ve psikolojik olarak da yıpranıyor. Türkiye’nin değişimi nereden başlamalı?

Değişim aileden başlamalı. Türkiye’de ne yazık ki otoriterlik ve baskı ilk önce ailelerde öğreniliyor. Çocuklar sorgulamanın, eleştirmenin yanlış olduğunu, otorite figürü ne derse onun dışına çıkmanın cezalandırılacak bir davranış olduğunu ailede içselleştiriyorlar. İngilizce’de “dysfunctional family” olarak geçen “işlevsiz” veya “hatalı işleyen” aile olarak çevirebileceğimiz bir terim var. Ne yazık ki Türkiye’deki pek çok ailenin bu kategoriye girdiğini düşünüyorum. Aileyi demokratikleştirebilirsek ülkeyi dönüştürmek için önemli bir adım atmış oluruz. Bunun dışında başka yapısal reformlar da gerekli. Mesela siyasi partiler yasası ve siyasi partilerin tüzüklerinin demokratikleştirilmesi, cezasızlık kültürünün ortadan kalkması, adalet ve liyakatın tesis edilmesi lazım.

Z kuşağı şeffaf, doğrucu, otorite tanımayan olarak tanımlanıyor. Ayrıca bu kuşağın ülkenin geleceğini ve kaderini belirleyeceğini düşünenler olduğu gibi ülke sorunlarını umursamadığını düşünenler de var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Benimle iletişime geçen gençlerden gördüğüm kadarıyla çok meraklı, çalışkan, zeki, değişime, yeniliğe çok açık, imkan verildiği takdirde ülkeyi çok iyi yerlere taşıyabilecek bir nesille karşı karşıyayız. En içten dileğim onların potansiyelinin heba edilmemesi.

En karakteristik özelliğin?

İyimserlik.

En büyük hayalin ya da hedefin?

Sevdiklerimin yanında yaşlanabilmek.

En tahammül edemediğin şey?

İkiyüzlülük.

En sevdiğin hobin?

Yemek yapmak.

En çok dinlediğin şarkı?

Lose Yourself to Dance – Daft Punk

En beğendiğin film ya da dizi?

Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Game of Thrones.

En ilham aldığın söz?

Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.