Ozan Karakoç
Menü

Ozan Karakoç: Aşağıdayız ama herkese yukarıdan bakıyoruz

Ozan Karakoç. 1983 İstanbul doğumlu. Güzel sanatlar mezunu bir grafik tasarımcı. Markalama ve görsel tasarım alanında çeşitli ödüllerin sahibi. Aynı zamanda jüri üyeliği ve mentorluk yapıyor. 2008 yılından beri Amerika’da yaşıyor. Ajans deneyimlerinden sonra kendi tasarım stüdyosunda çalışmalarına devam ediyor.

Merhaba Ozan. İlk önce markalaşmak ile tasarım arasındaki ilişkiyi sormak istiyorum sana. Markalamada tasarımın rolü nedir? Görsel kimlik dijitalleşen dünyada daha da mı önemli hale geldi?

Markalamada tasarımın rolü çok büyük. Ancak tasarım stratejisiz, strateji de tasarımsız olmuyor. Bir marka ne yaptığını, neden yaptığını ve gerçekten kime hitap ettiğini tam olarak bilmiyorsa, çalışanları vizyonundan haberdar değilse, belirlenen strateji bir duyguyu sahiplenmiyorsa, dünyanın en iyi tasarımcıları bir araya gelip dünyanın en güzel kurum kimliğini tasarlasa bile o kimlik başarısız olabilir.

Ben görsel kimliğin dijital dünyadan veya herhangi bir mecradan bağımsız olarak önemini koruduğu kanaatindeyim. Şekil değiştirdiği doğru olabilir. Kartvizitlerin, antetli kağıtların, zarfların eskisi kadar önemli olmadığı savunulabilir. Ancak görsel kimlik bunların çok ötesinde bir kavram ve teknoloji neyi getirirse getirsin, gözlerimizi ve görsel algımızı kullandığımız sürece görsel kimlik de var olacaktır diye düşünüyorum.

Brian Reed, “Her şey tasarlanmıştır. Ancak çok az şey iyi tasarlanmıştır.” diyordu. Tasarım ile iyi tasarım arasındaki farklar neler? İyi bir tasarım mutlaka yaratıcı, estetik ya da modern mi olmalı? Yalnızca işlevsel olamaz mı?

Öncelikle tasarımın büyük ölçüde sanattan ayrıştığını, gördüğümüz tasarımların tamamına yakınının bir sipariş üzerine, bir stratejiyi takiben ve bir hedef kitlenin ihtiyaçları doğrultusunda yaratıldığını hatırlamalıyız. Bir tasarımın iyi olarak tanımlanabilmesi için güzel olması değil, doğru olması gerekir. Prada’nın kimliğinin, Şok’un kimliğinden daha şık olmasının bir sebebi vardır. Şok, tasarımlarını değiştirip Prada gibi bir görsel yaklaşımı tercih edemez mi? Elbette edebilir. Ama ederse kitlesinin büyük kısmı mağazalarına girmeye bile korkar hale gelecektir. O şekilde konumlandırılmış bir marketten kimse ucuz domates alabileceğini düşünmez. Bu durumda çok güzel tasarlanmış o kimlik başarısız olur.

Ülkemizdeki tasarım kültürünü nasıl buluyorsun? Ben biraz kaotik bir kültürümüzün olduğunu düşünüyorum. Sence sanat açısından çok kültürlülük, zenginlik mi yoksa kimliksizlik mi doğuruyor?

Tespitlerin üçüne de katılmamak mümkün değil. Evet, kaotik bir kültürümüz var. Evet, çok kültürlülük bir zenginlik. Ve evet, aynı zamanda da kimliksizliği doğuruyor.

Bir yandan da bir ülkenin çok spesifik bir tasarım kimliğinin olması gerekir mi, ya da bu çağda bu mümkün müdür, onu da tartışabiliriz. Yıllar boyu akıllara kazınan bazı kodlar elbette var. İsviçrelilerin Helvetica’sı; ki Helvetica başlı başına İsviçre anlamına geliyor, Türklerin Osmanlı’dan kalan İslami etkilerle bezeli işlemeleri, Fransızların romantik görselliği, Japonların minimalist yaklaşımları gibi… Ancak bunları 21. yüzyılın tasarımının içine tutarlı bir şekilde yedirmek çok zor. Küreselleşmenin geldiği aşama başka ülkelerde olup bitenden anında haberdar olabilme imkanımız ve büyük markaların küçükleri yutarak tekelleşip tüm gezegene yayılması ülkelerin fark edilebilir tasarım kimliklerine sahip olmasına izin verecekmiş gibi görünmüyor.

Yani küreselleşmeyi kültürel bir tehdit olarak mı görmeliyiz?

Bence tehdit ağır bir ifade olur. Bu, içinde bulunduğumuz çağın bir gerçeği, evrimimizin bir parçası…

Yakın geçmişte uzaktaki ülkeleri Barış Manço’nun programında izlerdik. Oralara gitmek çoğumuz için ütopik bir fikirdi. Uluslararası telefon görüşmeleri yapmak zor ve pahalıydı. Okumak istesek hangi okula, nasıl ulaşacaktık, hangi yolla iletişim kuracaktık? Çalışmaya gitsek hangi şirkete başvuracaktık, ne kadar maaş talep edecektik, hangi muhitte yaşayacaktık? Bunların hepsi dev soru işaretleriydi.

Şimdi 4K videolarla ya da Google Street View gibi uygulamalarla dünyanın her şehrinin sokaklarında dilediğimizce dolaşabiliyoruz, istediğimiz okulla ilgili her türlü bilgiyi alabiliyor, orada okuyan öğrencilerle sohbet edebiliyor, öğretmenlerine e-postayla ulaşabiliyor, burs imkanlarını araştırabiliyor, iş arayıp bulabiliyoruz. Baş döndürücü hızda, inanılmaz bir değişim…

Böyle bir ortamda küreselleşmeyi geri döndürmeye çalışmak, kendi kültürlerimize dönüp içimize kapanmak çok zor. Yeni nesiller bunu konu bile etmeyecekler diye düşünüyorum.

Tabii bu, yüzlerce yıldır biriktirdiğimiz kültürel zenginliklerimizi silmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Hala oradan izler taşıyan işler üretebiliriz, ilhamımızı hala kendi topraklarımızdan, kendi tarihimizden, kendi müziğimizden alabiliriz. Yalnız bu, her işte lale kullanmakla ya da ebru sanatına atıfta bulunmakla olmuyor ne yazık ki…

Türkiye hammadde kaynağı ve üretim kalitesi bakımından birçok sektör için değerli bir ülke. Ancak dünya ölçeğinde marka sayımız bir elin parmağını geçmiyor. Fındık ülkesiyiz ama bir Nutellamız yok! Bunu neye bağlayabiliriz?

Bu benim de zaman zaman kafa yorduğum ama net bir yanıtla içinden çıkamadığım bir konu.

Biz bilinciyle kurulmuş bir cumhuriyet olmamıza rağmen, uzun yıllardır birbirine tahammül edemeyen, birbirinin başarısıyla sevinmek yerine başarısızlığıyla kendini rahatlatan bir toplum görünümündeyiz. Deneyip yanılmak genelde rezil olmakla eş değerdir. Yurt dışına gidip iki yıl sonra geri dönen kişi için “orada yapamadı” deyiveririz. Birinin girişimimi başarısız olursa, ona bir daha denemesini değil, “çok da şey yapmamasını” öneririz. Hiçbir şey üretmesek de üretenleri eleştiririz. Hiç futbol oynamadan spor yazarı olabilir, Messi’nin arkasından atıp tutabiliriz.

Bütün bunlar tembelliği ve kolaycılığı beraberinde getiriyor. Aşağıdayız ama herkese yukarıdan bakıyoruz. Bu illüzyon bize kendimizi değerli hissettiriyor ama ne yazık ki değiliz.

Dünya ölçeğinde markalar üretebilmemiz için hem üretimin hem de biz olma bilincinin kutsallığını hatırlamalıyız. Yerli Malı Haftası kavramının coşkusunu politikaya alet edilmeden önce milli takımın başarısıyla yaşadığımız ortak heyecanı hatırlamalıyız. Gerçek tarihimiz olan Kurtuluş Savaşı’nı, bitmiş bir ülkeyi onbeş yılda nasıl gerçek anlamda şahlandırdığımızı, nasıl tüm dünyada saygınlık kazanmış bir ülkeye dönüştüğümüzü hatırlamalıyız.

Eğer üzerimizden tembelliğimizi ve aşağılık kompleksimizi atarsak yapamayacağımız hiçbir şey yok. Ama ne yazık ki bir türlü o noktaya gelemiyoruz.

Benetton markası reklam çalışmalarında yıllarca evrensel sorunlara yer vermişti. Yeni nesil markalarda da sosyal sorumluluk artık daha öncelikli. Markaların böyle bir sorumluluğu var mı? Bu yaklaşımı samimi buluyor musun?

Aslında hepimizin sosyal sorumlulukları var. Kimimiz gücümüz doğrultusunda bu sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyor. Markalar ise olanakları itibarıyla elbette bizden çok daha güçlüler. Öyleyse onların sorumluluğu daha fazla.

Markaların sosyal projelere zaman, enerji ve para ayırması, onlara maddi kazanç olarak geri dönüyor olabilir ama bence bunda çok da bir sorun yok. A markası bir yılda bin kanser hastası çocuğun hastane masraflarını karşılamışsa, bundan dolayı aldığı alkış sayesinde de bir milyon ürün fazla satmışsa, hatta yaptığı harcamaları vergiden düşüp daha da fazla kar ettiyse bile ben bunu fırsatçılık ya da samimiyetsizlik olarak görme taraftarı değilim. İllegal bir işe karışmadıkları ya da verdikleri söze ihanet etmedikleri sürece yaptıkları iyilik üzerinden kazanç elde edebilirler. Başlattığınız bir girişimle bin kanser hastası çocuğun hayatını kurtarıyorsanız, yıl sonunda tasarruf edeceğiniz vergiler size helal-i hoş olsun.

Türkiye’deki grafik tasarım eğitimini yeterli buluyor musun? Nitelikli bir güzel sanatlar fakültesi, öğrencilerine neler sağlamalı?

Asla yeterli bulmuyorum. Bana göre nitelikli bir grafik tasarım eğitimi öğrencileri hayata hazırlamalı. Okuldan çıkıp iş başvurusu yaptıkları gün başlarına ne geleceğini öğretmeli, onlara alternatiflerini anlatmalı. Ajans hayatı nasıldır, serbest çalışan insanların süreçleri nelerdir, mesleğin geleceği için neler öngörülmektedir, bunlar öğretilmeli.

Ben tasarımcı olmaya ilkokulda karar vermiştim. Daha o yıllarda gazeteler çıkarıyordum. Araba logoları, ülke bayrakları, futbol takımlarının amblemleri, yazı tipleri, renk uyumları, tabelalar.. Hayatım onlara bakıp onları çizmekle geçiyordu. Üstelik babam illüstratör olduğu için reklam ajanslarıyla çok iç içeydi. Bu altyapının üzerine bir de dört yıl üniversite okudum ve saygın bir okulun grafik bölümünden mezun oldum. Benim bile ilk stajımda yaşadıklarım, başka bir gezegende verdiğim bir yaşam mücadelesi gibiydi. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm.

Sevgili dostum, değerli tasarım eğitmeni Ömer Durmaz’a Türkiye’deki tasarım eğitiminin nasıl düzeltilebileceğini sorduğumda kendisinden hiç beklemediğim, çok karamsar bir yanıt almıştım. Reçete olarak pratisyenlerin teorisyenlerden fazla olması gerektiğini ortaya koymuş ama bunun gerçekleşeceğine dair bir umudunun olmadığını anlatmıştı. Oysa daha umutlu, daha heyecan verici bir yanıt bekliyordum.

Umarım o yanıtı yakın gelecekte ülkenin değişen atmosferiyle birlikte alma şansımız olur.

Uzun yıllardır ABD’de yaşayan ve orada kariyer yapan birisin. Hem uzmanlık alanınla ilgili hem de genel olarak ne gibi farklar gözlemledin?

Bu farkların hepsini bir araya getirsem küçük bir kitabı doldurabilirim diye düşünüyorum. Kısaca özetlemeye çalışayım.

Benim gözlemlediğim kadarıyla en önemli farklardan biri ABD’de kimsenin vasat ile yetinmiyor olması. “Günü kurtarmak” gibi bir kavramı burada neredeyse hiç görmüyorum. “Aman canım o da öyle kalsın” diye bir cümle asla geçmiyor. “Boşver onu kim görecek”, “zaten millet anlamaz” gibi yaklaşımlardan eser yok. Herkes şartları ölçeğinde mümkün olanın en iyisini yapmak için çabalıyor.

Bir diğeri müşterilerin olumlu yaklaşımları. Müşteri herhangi bir durumdan memnun olmadığında, sorumlu arayıp onu suçlamak yerine sorunu çözmeye odaklanıyor. Hata yaparsa özür dilemekten çekinmiyor, sizin yaptığınız bir şeyden mutlu değilse var gücüyle size destek olmaya çalışıyor. Çünkü aynı gemide olduğunuzun farkında. Çalışanını üzerse, kendi de üzüleceğini ve gerginliğin hiçbir şeyi çözmeyeceğini iyi biliyor.

Bir başka fark insanların birbirine güveniyor olması. Bunu bir fark olarak ifade ediyor olmak bile acı veriyor. Türkiye’de kimsenin kimseye güvenmiyor olması, birinden iyilik görse “acaba karşılığında ne isteyecek” diye düşünmesi gerçekten can yakıcı. Elbette bu herkes için geçerli değil ama tüm tecrübelerin özeti böyle olunca, siz de ister istemez temkinli davranmaya ve onu bir karakter özelliği olarak içselleştirmeye başlıyorsunuz. 13 yıl sonra bile hala üzerimde o duygunun izlerini taşıyorum.

Son paylaşmak istediğim çarpıcı fark ise genel yaşam deneyiminden. Burada bir şey işlevini layıkıyla yerine getirmeye devam ettiriyorsa genellikle yenilenmiyor. 1998 yılında yapılan bir alışveriş merkezi aynı mimari tasarımıyla olduğu yerde duruyor. İçindeki mağazalar değişiyor ama yerlerinin taşları, trabzanları, yürüyen merdivenlerinin modelleri değişmiyor. Yollar çökmedikleri sürece aynen kalıyorlar. İnsanlar olmadıkları şeyin kılığına bürünmekle zaman ve enerji kaybetmek yerine sahip olduklarını koruyup hayatın içeriğine ve işlevselliğine odaklanıyorlar. Bunu değerli buluyorum.

Türkiye’nin en büyük gücünün ve zenginliğinin eğitimli genç nüfusu olduğuna inanıyorum. Ancak ne yazık ki son yıllarda artan beyin göçü herkesin malumu. Ne dersin bu konuda?

Benim de içimdeki en büyük yaralardan biri bu. Kendi gençliğinde de siyaseti yakından takip eden, gazetesini okuduktan sonra başkaları da okusun diye bankların üzerine bırakan babam, “Kaç git oğlum, bu ülkeden hiçbir şey olmaz.” cümlesini ilk kurduğunda ona kızmıştım. Ben de gidersem ülkeyi olduğu durumdan kim kurtaracaktı? Biz de mücadele etmezsek gelecek nesillere nasıl daha iyi bir ülke bırakabilecektik?

Tabii o yaşta insan her şeyi en iyi kendisinin bildiğini, babasının bile bunları düşünememiş olabileceğini varsayıyor. Oysa durum öyle değil. O baba, o yolların hepsinden tek tek geçmiş. Geldiği noktada bir çıkış yolu göremiyor. Görse bile o yolu açmanın tek yolunun Atatürk olmak olduğunu biliyor. Hayatını tümüyle bir kenara bırakmak, mesleğinden sıyrılmak, hem kendi hayatını, hem sevdiklerinin hayatını riske atıp bilinmez bir yolculuğa çıkmak olduğunu görüyor. Sonu başarısızlık olabilir, sonu hapis olabilir, sonu ölüm olabilir. Hepsi gözlerinin önünde tek tek cereyan etmiş. “Git.” diyor. “Biz yapamadık, sen yap. Bir tane hayatın var, onu insan gibi yaşa. Yeni kuracağın aileye, hak ettikleri gibi, güzel bir hayat ver. Çocuğunu bu kaosun içinde değil, insanca yaşayabileceği bir yerin içine doğur.”…

Karanlık bir tablo ama bir o kadar da gerçek… Peki hiç mi umudum yok? Neyse ki öyle değil. Umudum var.

Yurt dışına göç eden değerli beyinlerin Türkiye’yi ve Türkler’i iyi temsil ettiğini ve bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İçine kapanık bir ülkenin aydınlık çocukları yurt dışında başarılar elde edip adlarından söz ettiriyorlar. Atatürk’ün Karadeniz Gemisi ile attığı o devrim niteliğindeki adımı devam ettiriyorlar.

Bir taraftan bunlar olurken bir taraftan da ülke kendisini tarihinin en karanlık yıllarına sürükleyen sorumluları kusmaya hazırlanıyor. Ayrıştırmanın, düşmanlaştırmanın yapay meyveleri tek tek tükeniyor. Birleştirmenin ve kardeşçe yaşamanın tohumları atılıyor. Yıllardır revaçta olan kötülük, ondan ziyadesiyle bıkmış topluluklar tarafından iyilikle örtülmeye çalışılıyor. Korku duvarı yavaş yavaş yıkılıyor.

Yapılacak çok iş, gidilecek çok yol var. O yüzden “Türkiye bir işsiz kaybetti, Almanya bir mühendis kazandı.” hikayeleri bıçak gibi kesilmeyecek. Ama belki de son yirmi yılda alınan ağır dersler, ülkeye yeni bir yükselişin kapısını açacak. Belki kavga ederek, birbirini hor görüp aşağı çekerek kazanamadıklarını görenler el ele tutuşarak kazanacaklar. Kim bilir belki de o gün geldiğinde dışarıya göçen beyinler oralarda öğrendiklerini yeniden yeşeren ülkelerine akıtmak için geri dönecekler.

Zor…

“Ama umudu var büyük insanlığın. Umutsuz yaşanmıyor.”

Bir grafik tasarım müzesi hayalinden bahsetmiştin. Umarım bir gün gerçek olur. Hayalini burada da paylaşır mısın?

2005’ten 2012’ye kadar yayınını sürdürdüğüm görsel sanatlar dergisi Bak’ın geleceği için kurduğum bir hayaldi.

Belki eski bir köşk, Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi gibi… Bir katında tasarım kitaplarıyla dolu bir kütüphane. Ortasında upuzun bir masa, etrafında öğrenciler, genç tasarımcılar, ustalar… Bir başka katında küçük bir kafe… Tasarımcıların adlarının verildiği masalar, yiyecekler, içecekler… Bir başka katında sergi alanı… Küratörlüğünü Bak ekibinin yaptığı, iki ayda bir içeriği değişen, belli zamanlarda okullarla işbirlikleri yapılarak henüz ismi bilinmeyen yetenekli genç tasarımcıların karma işlerine de yer verilen, girişi ücretsiz sergiler… En üst katında bir sahne… Usta tasarımcıların, genç meslektaşlarına deneyimlerini aktardıkları, onların sorularını yanıtladıkları, gençlerin kendi aralarında tartıştıkları…

İçi buram buram tasarım kokan, işine tutkuyla bağlı insanların harikalar diyarı…

Sanırım artık uyanabilirim.

Hem bu rüyayı yeniden görmeme vesile olduğunuz hem de nazik davetiniz ve güzel sorularınız için teşekkür ederim.

En karakteristik özelliğin?

Yüksek sorumluluk duygusu.

En büyük hayalin ya da hedefin?

Vizyonunu paylaştığım değerli müşterilerle, kendi kural ve ilkelerimden taviz vermek zorunda kalmadan çalışmaktı. Şu an için hayal ettiğim ve hedeflediğim ortamı yaşıyorum.

En tahammül edemediğin şey?

Haksızlığa uğramak.

En sevdiğin hobin?

Tasarım.

En çok dinlediğin şarkı?

Itsy Bitsy Spider. (Evet, çiçeği burnunda bir baba olduğum doğrudur.)

En beğendiğin film ya da dizi?

Tüm zamanların en zor sorusu. O yüzden en beğendiğim filmi değil, ilk aklıma gelen filmi söylemekle yetineceğim; Spike Lee’nin 25th Hour”u.

En ilham aldığın söz?

Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir.